ARAŞTIRMACI-YAZAR SERVET SOMUNCUOĞLU İLE SÖYLEŞİ

Tarih:

Tarih kitaplarımızı açtığımızda, ilk Orhun yazıtlarını görürüz. Halbuki, Orhun yazıtları taşlar üzerindeki yazıların ön sözü değil son sözüdür. Ama yıllarca bize önsöz gibi takdim edilmiştir. En Eski Türk Kaya Resimleri, En Eski Türk Kültür Kodlarıdır Bizim tarihi veya tarihi bulguları laboratuarda müşahade etmek gibi bir imkanımız yoktur. İbrahim Kafesoğlunu’nun da işaret ettiği gibi, olayları, müşahade edenlerin bıraktıkları belgelere dayanarak takip etmek mümkündür. Müşahade ise ancak kalıntılarla yapılabilir. O nedenle Servet Somuncuoğlu’nun kaya resimleri üzerinde yapmış olduğu çalışmalar Türk tarihinin başlangıcı konusu noktasında bizim için son derece önemlidir.

Servet Somuncuoğlu’nun kaya resimleri üzerinde yapmış olduğu çalışmalar, hiç şüphesiz ki bize; Tarihin çok uzak zamanlarında izleri olan bir milletin çocuklarıyız deme şansını vermiştir.

Aynı zamanda bu çalışmalar, bugüne kadar Türklerin göçebe bir millet olduğu iddialarını temelden yıkmış ve yerleşik bir kültür olduğu gerçeğini bir kez daha ispatlamıştır.

- Kaya resimleri üzerinde çalışmaya ilk ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

Servet Somuncuoğlu: 2004 yılında, Kazakistan ve Kırgızistan’a bir grup iş adamı gezi düzenlemişler ve bana bu gezide eşlik edip fotoğrafları çeker misiniz şeklinde bir teklif de bulundular. Ben de “seve seve yaparım” dedim.

Orta Asya’ya ilk kez bu grubun fotoğrafçısı olarak gittim. “Almatı Ortaklık Müzesi” daha sonra Almatı’nın 170 km uzaklığında Tamgalı Say kaya resimleri alanını gezdik. Kaya resimleriyle ilk Tamgalı Say’da tanıştım. Benim için farklı bir dünya idi. Ama bir tek yeri görerek kaya resimlerini anlamlandırmak kolay değilmiş!

Almatı’dan Bişkek’e geçtik. Bişkek’te, böyle bir grubun geldiğini duyan Türkiye Türkleri bizlerle tanışmak için geldiler. Bu gelenlerin içinde ayrılacağımız son gece, Zafer Ersöz adındaki bir Türk yanımıza gelerek, “Burada Saymalı Taş diye bir yer var fakat 4000 rakımda gidilemiyor gelinemiyor” dedi. Ben de önümüzdeki yıl buraya geleceğimi söyledim. Yani Kaya resimleri ile ilgili çalışma kararını ilk bu şekilde aldık.

2005 yılında Kırgızistan Saymalı Taş’a gitmek üzere karar verdik. Zaten 2004 yılında Almatı - Bişkek’teki çalışmalarımız Atlas dergisi’nin Ağustos 2004 sayısında yayınlandı ve ilgi de gördü. Bu alanda ortaya koyduğum ilk çalışma da o olmuştu.

- Bir fotoğraf sanatçısı olarak Kaya resimleri ile ilgili çalışmanızda neyi hedeflediniz?

Servet Somuncuoğlu: 2005 yılında iki arkadaşımın desteğiyle ( Kaptan Mustafa Can ve Yaşar Canca) Kırgızistan’a yola çıktım. Bir yıl önce sözleştiğimiz gibi orada Zafer Ersöz beni karşıladı. Hemen o gece Bişkek’ten hareket ederek Saymalı Taş’a doğru yola çıktık, 18 saat süren bir yolculuktan sonra kamp kurduk. Ertesi gün 10 saatlik bir at yolculuğu sonunda Saymalı Taş’a ulaştık. Burası bir anlamda tarihin başladığı yerlerden biriydi. Bunun farkına varmam epeyce zaman alacaktı. Tamgalı Say’da gördüğüm kaya resimlerini; “birileri bir şeyler çizmiş” demiştik. Ama Saymalı’yı görünce, buradaki resimlerin mutlaka fotoğraf olarak ortaya konulması gerektiğini düşündük.3600 rakımdaki Saymalı Taş’a 60 -70 yaşındaki bir bilim adamını gitmesi çok zordur. Ayrıca kısmi de olsa dağcılık bilgileri gerektiren bir yolu var. Bu sebepten, buradaki binlerce yıl öncesine ait belgeleri bilim adamlarının ayağına getirmek gerekir diye düşündüm. Bütün bu belgeleri fotoğraf disiplinine uyarak bir envanter oluşturmanın gerekliliğini orada kavradım.

Bir fotoğrafçı olarak kaya resimleriyle çalışmamdaki, kaya resimlerini çekmemdeki hedef: Antik dönem Türk kültürünün verilerini ortaya koymaktı. Saymalı taşı gördükten sonra burada başka bir şeyler olduğunu düşünmeye başladım. Orası ikinci bir ufuk noktası oldu. Tabii her yaptığımız seyahatten sonra düşüncelerimiz değişmeye başladı.

- Kaya resimlerini, Tarihçilik açısından değerlendirdiğimizde bize ne ifade etmektedir?

Servet Somuncuoğlu: Tarihçilikte iki ana yaklaşım vardır: Biri, Hikayeci Tarihçilik ikincisi, analitik tarih dediğimiz olayları sebep- sonuç ilişkilerine göre analiz eden olayı anlatan değil sebep ve sonuç ilişkilerine göre sorgulayan tarihçilik anlayışıdır.

Benim burada yaklaşımım; olayı göstermek ve sebep sonuç ilişkilerini irdelemek üzerine kuruldu. İşte bu sebep- sonuç ilişkilerine girdiğimizde bugüne kadar görmüş olduğumuz ya da bize öğretilen tarih fotoğrafı tamamen değişti. Ben şunu çok iddialı bir şekilde söylüyorum tarih yeniden yazılmalıdır. Bugüne kadar bize sunulan verilerle yazılmış olan tarihi kabul etmemiz mümkün değildir. Yani, 5-6 yıl boyunca topladığımız veriler bize diyor ki: “Tarih yeniden yazılmalıdır.” Kaya resmi alanları, bütün tarih kurgusunu değiştirebilecek öznelliğe, özgürlüğe ve yeterliliğe sahiptir.

Kaya resimleri, tarih içindeki göçler, entelektüel oluşum, Orhun Yazıtlarındaki Alfabenin oluşumu gibi olaylara yeni bir bakış açısı getirmektedir.

- Bu çalışmalar Tarihçilik anlayışına bundan sonraki süreçte nasıl bir açılım getirecektir?

Servet Somuncuoğlu: Ben şunu savunuyorum: Benim yaptığım gazeteciliktir, televizyonculuktur, fotoğrafçılıktır. Tabii ki kendimce de gördüklerimi anlatıyorum. Ama bundan sonra yapılması gereken bu konuyla ilgili bir Enstitü’nün kurulmasıdır. Bu Enstitü’de, Arkeoloji, Sanat Tarihi, Tarih, Türkoloji, Halkbilim, Filoloji hatta Psikoloji, Felsefe, Fotoğraf gibi farklı disiplinlerden insanların bir araya gelerek hem tam bir envanter çalışması, hem de bu envanterin yorumlanması çalışmasını başlatmasıdır.

Yani, bundan sonraki süreçte benim içimden, gönlümden geçen ya da olması gereken budur. Üniversitelerde kurulacak Enstitülerdeki uzmanlar sahaya inecekler, kendi disiplinleri açısından gözlemlerini yapacaklar, alanı belgeleyecekler daha sonra bu belgelerle tasnifleyecekler, bu gizemli dili çözmeye çalışacaklar. Yaklaşık yüz ayrı kaya resmi alanında saha çalışması yaptım. Orada kullanılan gizemli dilin ipuçlarını yakaladım, hatta kendime göre çözümlemeler de yaptım ama benim bu dili çözdüm demem çok büyük bir anlam ifade etmiyor. Bunun bir bilim disiplini içinde kabul edilmiş olması gerekiyor. İşte o zaman kabul edilmiş Tarih paradigmasını yerle bir olacaktır.

- Kaya resimlerini, insanlığın ilk entelektüel arayışlarının başladığı nokta olarak tanımlayabilir miyiz?

Servet Somuncuoğlu: Kaya resimlerinde 7-8 farklı süreç vardır. Fakat bu süreçler birbirlerini engelleyen yani biri başlayınca diğeri biten değil hep birlikte devam eden süreçlerdir. ilk süreç: İnsanın doğayı tanıma isteğidir. Keşfetmeye kendini konumlandırmaya çalışmasıdır. Bu ilk süreç, insanın doğada gördüğünü gördüğü şekilde resmetmeyle başlamıştır. İşte bu bir entelektüel arayıştır. Yani insan artık arıyor. Neyi arıyor? Önce doğayı keşfetmeye çalışıyor. Ve bunlar entelektüel düşünce adına atılan ilk adımlardır. Mesela, İspanya’daki bulunmuş mağaralarda, Fransa’da Laskö Mağarası, Afrika kaya resimleri, Avusturalya’da Aborjin resimleri, Kızılderili kaya resimleri vs… ve bunların hepsinin kendine has bir tarzı vardır. Hepsini yerinde görme şansım olmadı ama kitaplardan gördüğüm kadarıyla Avrasya’nın ayrı bir tarzı var. Biz de buradan hareket ediyoruz. O entelektüel süreç başladığı zaman durmuyor sürekli deviniyor sürekli yeni bir şey arıyor. Ve insan tabiatı keşfettikten sonra şunu sorgulamaya başlıyor: Ben ve Tabiat. Daha sonra resmetmeye başlıyor. Ne resmediyor?İnsan ve doğa arasındaki ilişkiyi resmetmeye başlıyor. Büyük av sahneleri ortaya çıkıyor karşımıza kaya resimlerinde. Sonrasında üçüncü süreç başlıyor.

Nasıl başlıyor? İnsan insan ilişkileri devreye giriyor. İnsan insan ilişkilerinin en önemli aşaması bir araya gelmek, birlikte bir şey yapabilmektir. Tabii bu çok önemli bir aşamadır. Bugünkü uygarlığımızın, modern toplumun, demokrasinin, hukukun temeli buradadır. İnsan şunu keşfediyor: “Tek olduğum zaman doğa ve ben varım ama bir arada olduğum zaman doğaya karşı kendimi daha iyi koruyabilirim, ya da doğanın nimetlerinden daha iyi istifade edebilirim.” Daha sonraki dönemde, İnsan insan ilişkileri sürecinde inanç ritüelleri karşımıza çıkıyor. Yani kaya resimlerinde entelektüel düşünce ve inanç arasında çok yakın bir ilişki var. İnanç, kaya resimlerini tetikliyor. Doğa, kaya resimlerini insan düşüncesini tetikliyor. Böylece bunların ilk başlangıç sürecinde inanç olmuş oluyor sonra İnanç ve entelektüel düşünce birlikte filizleniyor. Bunu çok açık bir şekilde görüyoruz. Çünkü dinsel törenlerini çizmeye başlıyor. Mesela, kaya resimlerinin en çarpıcıları içinde cinsellik resimleri vardır. Ama cinselliğe bugünkü bakış açısıyla bakmamız mümkün değildir. O resimleri bugünden yorumlarsak adeta pornografik resimler gibi gelebilir. Ama o gün itibariyle insanın yaşamında çoğalmak birinci şarttır. İnsanoğlunun çok önemli iki duygusu vardır. Birinci duygusu, şartlar ne olursa olsun hayatta kalmaktır. İkinci duygusu ise çoğalmak, üremek, neslini devam ettirmektir. Mesela törensel cinsellik resimleri görüyoruz. Bunu adeta kutsuyor, çoğalmayı kutsuyor. Çoğaldıkça doğaya ve çevresine hakim olabileceğine inanıyor. İnanç ve çoğalmak bir arada gidiyor bu dönemlerde.Henüz daha bireysel mülkiyet dönemi bile başlamamıştır. Ortak mülkiyet dönemini yaşıyor. Ortak mülkiyet dönemindeki entelektüel arayışları kaya resimlerinde görüyoruz. Bunu daha sonraki süreçlerde de görüyoruz.Şunun altını çizersek: inanç ve entelektüel düşünce birbirlerini tetiklemiştir. İnsan düşünmeye, öğrenmeye ve düşündüklerini aktarmaya başlamıştır.

- Arkeoloji adına en büyük kanıt olarak kabul edebileceğimiz bu resimler Orta Asya devletleri arasındaki münasebetleri aydınlatması açısından nasıl bir öneme haizdir?

Servet Somuncuoğlu: Bir dip kültürdeki beraberliği ortaya koyar. Yani, Tarihin eski devirlerinde adı, “Ahmet” dir, “Mehmet” dir ya da başka bir şeydir. Bugün Batılılar kesinlikle Türk demiyorlar. Ne diyorlar? Saka, İskit, Tagar, Taştık, Andronova, Afenasyova vs… diyorlar ama asla Türk demiyorlar. Burada temel bir kültür kodu vardır. Bu temel kültür kodunu bugün biz Türk olarak tanımlanan kültür çevresi içinde görüyoruz. Yani, Orta Asya’daki bu kaya resimlerinin arkeolojik alanlardaki kültürün takipçisi Türk kültür çevresi içinde yaşayanlar Türklerdir. O nedenle bugün bizim hepsine birden Türk dememiz lazımdır. Onlara Türk dediğimizde ve temel kültürde bunu açtığımızda üst kimlik olarak siz Türk’ü koyduğunuzda alt kimlikte: Kazak, Kırgız, Altay, Hakas, vs… bunlar olabilir. Yani bu çeşitliliktir. Çeşitlilik de şuradan kaynaklanır: Yaşama üslubunu, coğrafyanın imkan ve ihtiyaçları belirlemektedir. Coğrafyanın size imkan verdiği kadar ihtiyaç isteği uyanır içinizde. Coğrafyanın imkanı arttıkça sizin ihtiyaçlarınız, isteğiniz de artar ve artık sıkışma söz konusu olmaya başlar. Şöyle bir kavramlaştırma ortaya koyabiliriz. Tarihsel süreç: sıkışma, kırılma ve sıçramadan oluşur. Sıkışma dönemleri nedir? Nüfus yoğunluğudur, ekonomik zorluklardır, kuraklıktır. Kırılma dönemleri nedir? Devletlerin yıkıldığı, büyük savaşların olduğu dönemlerdir. Sıçrama dönemleri nedir? Yükselmenin, genişlemenin, büyümenin başladığı dönemlerdir.

Zaman, bir çarkı feleğin dönmesi gibi devam eder. Yani, kırılma dönemi yaşandıysa arkasından sıçrama dönemi yaşanır ya da yok oluş söz konusudur. Arada bir sıkışma dönemi yaşanır. Şimdi bizim buradan baktığımızda; Macaristan’dan Kuzey Kore’ye, Baykal Gölü’nün çok üstlerine kadar hatta daha ötelere kadar temelde Türk kültür kodlarını görüyoruz arkeolojik alanlarda. Bu kültür kodlarını görmemiz de tarihe başka bir bakış açısı getirecektir. Bu bakış açısı nedir? Önce bunlara Türk diyelim. Ondan sonra tasnif edelim. Mesela Yunan medeniyetinin içinde bir çok uygarlıklar var, küçük küçük site devletlerinden oluşuyor. Ama en başa “Yunan Medeniyeti” ibaresi konur. Yine aynı şekilde Hint Medeniyeti içinde yüzlerce unsur var ama “Hint Medeniyeti” deniliyor. Eski çağlara göre 5 büyük medeniyet sayılır: Çin, Mısır, Yunan, Hint, Mezopotamya. Tabii bir altıncı medeniyet vardır. O da Türk medeniyetidir. Bu gerçek artık bilimsel olarak kabul edilmek zorundadır. Türk medeniyeti vardır; kendine has bir yaşam üslubu vardır, doğaya, çevreye, insana bakış açısı vardır. Toplumsal hiyerarşisini oluşturmuştur, devlet sistemini oluşturmuştur siz bunu yok sayamazsınız. Kısacası, arkeolojik alanların bu tarihin temel noktalarından çözümlenmesiyle gelecekte oluşmasını düşlediğimiz Türk Birliğinin temelleri burada atılabilir.

- Kaya resimleri üzerindeki stilize edilmiş şekillerin “Ortak Kültür Birliğimiz” in inşasındaki katkısı ne olacaktır?

Servet Somuncuoğlu: Şöyle demek lazım; zaten inşa vardır o nedenle bir şeyi yeniden inşa etmeyeceğiz. Bu ortaklık zaten vardır. Nereye kadar vardır? İşte ben Altay Dağlarındaki insana “say” diyorum. Başlıyor saymaya: “bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on” diyor. Hatta bazen o beşe kadar sayıyor ben “altı, yedi, sekiz diye devam edince şaşırıp kalıyor. Ve “Baş” diyorum, “baş” diyor “diş” diyorum “diş” diyor. Yani, bu temel var bizim artık bunu anlatmamız göstermemiz gerekiyor. Bizim bu gün yaşadığımız dünyada bir propagandalar savaşı yaşanıyor. Yani devletler artık yaptıkları işe 10 lira harcarsa bunun propagandasına 100 lira harcıyor. Bizim en temel eksikliğimiz budur. Bütün Türk soylu devletler eliyle bizzat yürütülmelidir bu propaganda. Eğer yapmazsanız Emperyalist devletlerin esiri olursunuz. Kaya resimleri üzerindeki resimlerin anlatılması, gösterilmesi tarihin çok büyük bir sorunsalını çözecektir. 5 bin yıl önceki 10 bin yıl önceki resim ne işe yarar? Tarih doğrudan doğruya gelecek demektir. Biz 5 bin yıl önceki 10 bin yıl önceki resmi yorumlarken geleceğimizi yorumluyoruz. Kaya resimleri, Avrasya coğrafyasında bizim tapu senetlerimizdir. Bu tapu senetlerimiz, tarih öncesi dönemde Kore’den Macaristan ovalarına kadar uzanmaktadır. Hakkari- Gevaruk yaylasındaki 2900 rakımda bulunan kaya resimlerini, biz yapmadık. Bunlar M.Ö. 5000’de yapılmış Orta Asya’daki aynı kültür kodlarını taşıyor. Bizim bugün yaşadığımız bir “boy kavgası” vardır. Türkler arasındaki itici güçte budur. Tarihteki, Osmanlı haricinde hiçbir Türk devleti başka bir devlet, ulus tarafından yıkılmamıştır. Bir boyun hakimiyetini başka bir boy sona erdirmiştir. Bu bizim aynı zamanda hem avantajımız hem de dezavantajımızdır.

Kendi kendimizle uğraşırız ama bu aynı zamanda ne sağlar? Hareket sağlar, dinamizm sağlar, sürekli kendini yenilemeyi sağlar. Kendini yenileme kudretine sahip olamayan yok olup gider. Yerine daha taze bir güç gelir. Bugün modern şirketlerin yönetim modelleri diye anlatılan şeyi aslında Türkler çok önceden çözmüş. Aynı şekilde bugün devasa şirketleri küçük küçük şirketlere bölüp hareket kabiliyetini arttırıyorlar. Ve aynı grup altında şirket rekabeti arttırıyorlar. İşte, Türk tarihin geçmiş dönemlerindeki boylar arasındaki rekabet, Türk tarihinin çok gizil bir gücüdür ve çok önemli bir gücüdür.

- Kaya resimleri üzerindeki stilize edilmiş şekillerle, sizce Türk hayatının tüm yönlerini kavramak mümkün müdür?

Servet Somuncuoğlu: İnsan netice de yaşadığı hayatı aktarıyor: Avcılığını, şölenini, törenini, vs… yani, yaşadığını ve kısmen hayal ettiğini anlatıyor. Tarih öncesi dönemlerdeki Türk kültür ve medeniyetinin nasıl olduğunu resimlerde açık bir şekilde görüyoruz. Tamgalı Say’da, Güneş başlıklı din adamı var, dinsel törenler var, çizilmiş ellerini açmış bir Şamanı görüyorsunuz.Kısaca söylemek gerekiyorsa, kaya resimlerinde, eski Türk hayatının tüm yönlerini görmek mümkün. Tabii yazıya geçişe kadar olan süreçte.

- Kaya resimleri üzerinde bir tarihlendirme yapabiliyor muyuz? Nasıl yapabiliyoruz?

Servet Somuncuoğlu: Tek alanda tarih tespit etmeniz mümkün değil. Yani, tek alanda yapacağınız tarih tespiti çok afaki kalabilir. Çok alan gördüğünüz zaman mukayese giriyorsunuz. Burada iki asıl süreç var:

1.En eski dönem: Doğada gördüğünü birebir resmettiği, düşündüklerini henüz daha stilize etmediği süreç.

2.Yakın dönem: Figürlerin küçülmesiyle damgaların oluştuğu süreç. Bu süreç ortak mülkiyetin sona ermesi, bireysel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla başlıyor. Hayvancılık ekonomisine dayalı bir yaşam tarzı var. Sürülerin birbirine karışması ve bunların ayrılması söz konusu oluyor. Bu aşamada ortak akıl dediğimiz sağduyu, damgayı buluyor. İşte bu damgayı da kaya resimlerinden alıyorlar.

Sonuç olarak, tarihlemeyi bu şekilde yapıyorsunuz. Ama burada teknik bir tayin söz konusu değil. Kayaya karbon testi yapılamıyor, sadece küf analizleri testi yapılmaya çalışılıyor ama onlarında çok doğru sonuçlar verdiğini düşünmüyorum. Çünkü, kaya resimleri hep yüksek rakımlarda; Kırgızistan Saymalı Taş 3600’de, Hakkari Gevaruk 2900’de. Buralarda eskime düşük rakımlardaki gibi olmuyor oksijenle temas kesildiğinde eskime biter. Dolayısıyla net bir tarihlendirme yapmak çok zordur. Bu bölgelerde yapacağınız tek şey, alanları mukayese etmektir, resimleri birbiriyle mukayese ederek sonuca gitmektir.

Saymalı Taş’ta hem büyük figürler görüyorsunuz. Bunlar: insan insan ilişkileri, insan tabiat ilişkileri, insan inanç ilişkileri, resimlerin soyutlanması, stilize olması, karmaşık panolar, vs… Mesela, 3 metrekarelik bir pano üzerinde 100 civarında resim görüyorsunuz. İnsan artık burada kompozisyon oluşturmaya başlıyor. Mesela, bugünden baktığımızda İstanbul şehri bir kompozisyondur. Tabii, kompozisyon fikrine ulaşmak önemli bir süreçtir. Bunları birbiriyle mukayese ederek bir tarihlendirme yapabiliyorsunuz. Bizim gördüğümüz tarihlendirmelerde, Rusya’da Lena kaya resimleri için M.Ö. 14000 ve 12000’e tarihlenmektedir diyor. Peki, orada öyle bir süreç var mı? Bence var. Çünkü, At, at kadar çizilmiş, insan, insan kadar çizilmiş birebir boyutlarda gittikçe küçülen bir boyuta doğru geçiyorsunuz.

- Bir anlamda tasnifleme metodu uygulanıyor diyebilir miyiz?

Servet Somuncuoğlu: Tabiî ki. Tasnif, tahlil ve karşılatırma yöntemi. Sosyal bilimlerin kimyası da budur, yani en temel yaklaşım yöntemi saydığım bu üçlü süreçtir.

- Kaya resimleri üzerindeki çizimler için aynı zamanda Türk entelektüel zekasının bir ifadesidir diyebilir miyiz?

Servet Somuncuoğlu: Bir çok yerde biz yazıyla tanıştık. Entelektüelliğin insan gelişim süreci açısından baktığımızda, yazı, insan için bir zirvedir. Bir harfin arkasında belki yüz binlerce kaya resmi, ikon, damga çizimi vardır.

Bütün kaya resmi alanlarında Türkçe dışında hiç bir yazıyla karşılaşmadık. Yaklaşık 100 ayrı kaya resmi alanının 60 veya daha fazlasında bizim Orhun Abidelerini yazdığımız yazı vardı. Bu yazının da oluşum süreci var tabii.

Peki bunu nereye kadar götürebiliriz?

İyimser, akılcı ve afaki olmayan bir şekilde bakarak, M.Ö. 5000 – 6000’lere götürmek mümkün. 

Ortak mülkiyetten bireysel mülkiyete geçişte damgaların oluşmasıyla ses değerleri, harfler oluşuyor. Bu çok önemli bir süreç. Damganın ne zaman oluştuğu sorusu hala meçhul sayılır. Anadolu’daki yapılan çalışmalarda M.Ö 10000 ‘de falan bireysel mülkiyete geçildiği söyleniyor. Demek ki, günümüzden 12000 yıl öncesini düşünmek zorundayız. Kaya resimlerinde, ortak mülkiyetten bireysel mülkiyete ya da boy mülkiyetine geçilmesi, kritik nokta… Orada damgalar oluşuyor. Bu damgaların oluşması belki MÖ 10 bin ile MÖ 5 bin arasında, 5000 yıllık bir periyotta devam ediyor.

Damgalar, aynı zamanda ses değerleridir. İşte budur Türk entelektüel zekasının tanımlanması. Çünkü, o damgalar, Altay Dağlarında 10000 yıl önce oluşmaya başlıyor ve o damga bugün Anadolu’da karşımıza çıkıyor.

Bakın, Dağ keçisini, kuşu, geyiği dünyanın her yerinde herkes çizebilir. Yaşam kaynaklarına saygı duyulur. Mesela, Türklerde su kirletilmez. Biz de hala Anadolu’nun birçok yerinde hala geyik kutsal sayılır. Bu nedir?

Geçmiş dönemde onunla beslenmiş ama ihtiyacı yoktur artık geyikle beslenmeye ama onun için o kutsallığı izafe etmiştir. Nasıl ki, bugün İslam dininin kutsalları var. İşte, hurma. Bir totem tarzı değildir ama bir kutsallığı vardır. Hoş mistik duygular uyandırır içimizde. İşte, o dönem için de böyle düşünmek lazımdır. Yaşam kaynaklarını çizebilir herkes ama aynı damgayı çizemez, esas kilit noktalardan biri de budur. Aynı dağ keçisi çizimine dünyanın çok farklı coğrafyalarında rastlayabilirsiniz ama aynı damgaya rastlayamazsınız.

Sonuç olarak o damga, Türk entelektüel zekasının bir ifadesidir. Nereden kaynaklanmıştır?

Coğrafyadan kaynaklanmıştır, yaşam tarzından kaynaklanmıştır, Türklerin hayvancılığa dayalı ekonomisinden, kutsal törenlerinden kaynaklanmıştır.

Şimdi, Nil vadisinde tarım yapan toplumun damgaya ihtiyacı yoktur. Torpark işlediği için onun orada ölçüm, ağırlık kavramına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla başka toplumlarda damga olayına rastlamıyoruz. Zaten diğer toplumlara damga bizden geçmiştir.

Kısacası, kaya resimlerinin bulunduğu alanlarında Hint- Aryan’dır iddialarını çürütecek binlerce görüntü var elimizde. Bunlar Avrasya coğrafyasındaki alanlar, Türk’tür ya da Türklerin kültür ihracatıdır. Yani, çok büyük bir siyasi teşekkülden bahsedebiliriz. Coğrafya olarak bugünkü Kore’den başlayıp Karpatlara kadar gelen bir hakimiyet alanından bahsedebiliriz. Tabii ki bu kadar büyük bir devlet ya da büyük bir coğrafyaya siyasi teşekküllünün kurgusunu, kültürünü ihraç edecektir.

Orhun yazıtları taşlar üzerindeki yazıların ön sözü değil son sözüdür

- Medeniyetimizi “yersiz yurtsuz” göçebe yaşam tarzına indirgemeye çalışanlara, bu çalışmalarınız nasıl bir cevap vermiştir?

Servet Somuncuoğlu: Herşeyden önce Türkler göçebe bir millet değildir. göç eden bir millettir. Bu göçün temel dinamiğini de şöyle kurgulamak lazım: Türklerin göçebeliği dolma- taşmadır.

Altay Dağlarındaki Türk hayatı 1000-1500 arasındaki platolarda yaşanıyor. Bu platoların etrafı 3000- 3500 rakımdaki dağlarla çevrilidir. Burada doğal kaleler de diyebiliriz. Doğal olarak buradaki yaşam tarzıyla Nil kıyısındaki yaşam tarzı farklıdır. Nil kıyısındaki insan bir kere doğal tehditlere açıktır.

Neye açıktır?

Vebaya açıktır, sıtmaya açıktır, vs…

O nedenle burada çok fazla üremesi mümkün değildir. Ama Altay Dağlarında mikrobik tehdit altında değilsin, ayrıca vahşi hayvanların da tehdidi altında değilsin. Nüfusun artması çok hızlı oluyor, sürekli taşıyor, sürekli doluyor. Bir yaşam alanı dolduğunda göçler olmaya başlıyor bu göçler de bir domino taşı etkisiyle sürekli tetikliyor yandaki çanağa taşıyor yandaki çanak yandaki çanağa ve Türk tarihinde göç oluşuyor. Yani, Türklerde göç kendi medeniyet kurgusunun bir ürünüdür.

- Türklerde göç meselesini de bir anlamda ihtiyaçlardan doğan icatlar şeklinde yorumlayabilir miyiz?

Servet Somuncuoğlu: Tabi. Mesela, göç edebilmek için tekerleği bulmuştur ve tekerleğin icadı Dünya tarihinde müthiş bir şeydir. İşte göç edebilmek için o tekerleği buluyor ve biz kaya resmi alanlarında araba çizimlerine rastlıyoruz. Sıkışma dediğimiz olay gerçekleştiğinde; otlaklar yetmiyor, insan sayısı artıyor, hayvan sayısı artıyor.

Neticede, diyelim ki, 500 km’lik bir çanak düşünün bir plato düşünün. Örneğin, Erzurum ovası gibi. Buranın bir yaşam kapasitesi vardır. Bu kapasite dolduğunda mecburen ya taşacak ya da otlak savaşları olacaktır. Savaşlarda çok fazladır. Prof. Dr. Ahmet Taşağıl Hocanın “Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları” kitabına baktığınızda da boylar arasındaki çatışmaları çok net olarak görürsünüz. Yani, göç etmeyen kendi kendisiyle çatışmıştır.

Göçleri bir de şöyle bir tarafı vardır: Göçler, yatay ve dikey olarak gelişmiştir. Yani tek yönlü bir göç yoktur. Doğuya, batıya, kuzeye, güneye dört bir tarafa devam etmiştir. Göçlerde, geriye dönüşler, tekrar tekrar gidişler de olmuştur. Yani kültür sürekli harmanlanmıştır. Bunu çok net görülmüştür. Bir de Türkler, Altay Dağları’na hep özlem duymuştur. Bu özlemi de ifade etmiştir. Mesela, Moğollar bizim kültürel kardeşimizdir. Cengiz Han’ın batıya gönderdiği oğullarında biri, Cengiz Han’la müthiş tartışmalar yaşamıştır. Babasına diyor ki, “Sen beni buralarda bırakamazsın, ben öldüğümde Altay Dağlarına gömülmek istiyorum.” Yani, dağlara gömülmek istiyor, Anıt mezarlar alanlarına. Anıt mezar alanlarına gelince de şunu görüyoruz: Mesela, Hakasya’da 300 dönümlük 500 dönümlük mezarlıklar var aynı şekilde Tuva’da, Erzin’de yüzlerce Anıt mezar var. Bu mezarlar tabii halktan kimselere yapılmıyor. Toplumsal saygınlık kazanmış şahsiyetlere, devlet adamlarına, komutanlara yapılıyor. Oysa, bugün Türkler için yapılan “göçebe” yaklaşımına göre, öleni öldüğü yere gömüp gitme gibi bir tanımlama var. Maksatlı ve küçük gören bir yaklaşım bu. Ben fotoğraf çalışması yaptığım bölgelerden geçerken yüzlerce binlerce mezara rastladım. Göçebenin hiç bu kadar çok mezarı, anıt mezarları olur mu? İşte bu anıt mezar alanlarına dikilen mezar taşlarında damgalar var. Bu damgalar bir müddet sonra yazıya dönüşecektir. Daha sonra müzeler de gördük. İşte, bu bir süreçtir, sürekliliktir. Sonuç itibariyle, Türkler, göçebe değil göç eden bir millettir. Coğrafi şartlar ve koşullar sonucu göç etmiştir. Eğer Türkler göçebe bir millet olsaydı bugün biz Asya’da Türkçeyi de bulamazdık, Türk kültür kodlarını da bulamazdık.

- Prof. A. Toynbee’ye göre tarih merakı sadece “entelektüel bir araştırma olmayıp” insanlarda daha başka duygularda uyandırır; bunlardan biri de “huşu duygusudur.” Siz de Tanrı Dağlarına ulaştığınızda nasıl bir duygu içindeydiniz?

Servet Somuncuoğlu: O huşu duygusu şöyle oldu ben de: Saymalı Taş’a ilk çıktığımda namaz kıldım. Orada inanç ve Allah’ı hissediyorsunuz. Orada içinizde bir ibadet etme duygusu yaşanıyor. Bu, mistik tarafıydı. Diğer bir duygu ise, dağların heybeti karşısında siz hiçbir şey değilsiniz. Doğa karşısında o kadar küçüksün ki. Bunlara rağmen Allah sana yaşama şansı verdiği için yine şükran duyuyorsun. Bir de, tabii Tarihe dokunuyorsunuz bunun ayrıca heyecanını yaşıyorsunuz.

- Sonuçta Mete Han’ın geçtiği yollardan geçme .şansına sahip insanlardan biri olmuş oluyorsunuz. Bu özel durum, mutlaka sizde büyük heyecan yaratmış olmalı.

Servet Somuncuoğlu: Moğolistan Bayan Ülgey’de, yanımdaki Kazak rehber dedi ki, “Cengiz Han burada Kerayitleri ve Merkitleri yendi.” Bu beni çok heyecanlandırdı. Sanki tarihe dokunuyor, her şeyi yeni baştan yaşıyorsunuz. Ben Moğolları, belli bir dönemden sonra Türk tarihi içinde değerlendirmek gerektiğine inanıyorum. Moğolistan’da Mandıl Hayrhan dağlarında, “Üç Tepsi Dağı” demek, 2300 rakımdaki dağın zirvesi tepsi gibi dümdüz. İşte orada, dağın üzerindesiniz ve masmavi gökyüzünün içinde bembeyaz bulutlar üzerinizden akıp gidiyor. Orada da içinizden ibadet duygusu geçiyor. Benim, bugünkü bilincimin “bilinçaltı” oralarda yaşıyor. Yani, bir Türk olarak bilinçaltım orada. Yani, binlerce yıl önce yaşamış Atalarımın bilinci bugün benim bilinçaltımı oluşturuyor. Bir de bu duyguyu ve çözümlemeyi çok net yaşıyorsunuz.

- Eski tecrübelerin bugüne ve geleceğe ışık tuttuğunu; yeni gelişmelere istikamet verdiğini göz önünde bulundurduğumuzda sizce çalışmalarınız çağdaş değerlerin yorumlanmasında ne tür katkılar sağlayacaktır?

Servet Somuncuoğlu: Bir kere Türk sanatı açısından bu alanların çok büyük katkısı olacaktır. Bizim görüp yaşadıklarımızı, Ressamlarımıza, Tiyatrocularımıza anlatmamız onlarda müthiş bir esin kaynağı yaratacaktır.

Bir de şu var. milletleri var eden: milli güven duygusudur. Biri çıkıyor, “Türkiye’nin Etnik Yapısı” diye bir kitap yazıyor, sizi yüzlerce millete bölüyor. Böylece sizin milli güven duygunuzu yok ediyor. O zaman çalışmalarımızla bu gibi adamlara çok net cevaplar vermiş olacağız. Türklerin Anadolu’ya gelişi konusunda da bu çalışmalarımız, genel yargıları silecektir. Şu gerçektir: Anadolu’ya, 1071 öncesinde Kumanlar, Kıpçaklar, Hunlar gibi bütün Türk boyları dönem dönem gelmiştir. Bence, Oğuz Türkleri 1071’e geldiğinde Anadolu’nun yarısı Türkçe konuşuyordu.   

Anadolu Türk Tarihini Müslüman Türk tarihi olarak yorumladığınızda 1071’dir ama Türk tarihi olarak yorumladığınız da ise bu tarihi çok eskilere götürmek zorundayız. Tarihsel gerçeklik ve bilim de bunu istiyor bizden. Anadolu Türk Tarihi yeniden yazılmalıdır. “Atlas” dergisinin 2009 Nisan sayısında yayınlanan bir konum var. Ankara Güdül’de Salihlerobası Köyü’nde M.S. 5.yy’a tarihlenebilecek Kurgan Anıt Türk mezarı bulduk. Sonuç olarak kaya resimleri çalışmaları, modern değerlerin yorumlanmasında, geleceğin kurgulanması ve güven duygusunun tazelenmesi konusunda çok büyük önem taşır. Tarih kitaplarımızı açtığımızda, ilk Orhun yazıtlarını görürüz. Halbuki, Orhun yazıtları taşlar üzerindeki yazıların ön sözü değil son sözüdür. Ama yıllarca bize önsöz gibi takdim edilmiştir.

- Muhakkak ki, çalışmalarınızın Tarihsel, arkeolojik, sosyolojik olarak çok boyutlu incelenmesi ve disiplinli bir çalışmayla sistematik olarak ortaya konması gerekiyor. Şu an için bu doğrultuda atılmış adımlar var mı?

Servet Somuncuoğlu: Biz bunun için de gerekli ilk adımları attık. “Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler” kitabımızda bu alanlardan çekilmiş 1470 resim bulunuyor. Bu 1470 fotoğrafı bilim adamlarının emrine verdik. Bütün bilim adamları çalışmaların da bu fotoğrafları kaynak göstererek kullanabilirler dedik. Burada kendi adımıza, gerekli adımımızı atmış olduk. Ama tabii bir sonraki adım nedir?

Kurumsal çalışmalardır. Biz sadece bunun ilk adımını atmış olduk. Tek koşulumuz bu resimlerin bir reklam filminde kullanılmamasıydı. Ama bir bilim adamı oradan istediği kadar fotoğrafı alıp makalesinde ve kitaplarında kullanabilme serbestliği tanıdık. Şunu da ekleyeyim, benim elimdeki bütün fotoğrafları isteyen her bilim adamına hiçbir ücret talep etmeden veriyorum. Bugün bunun maddi karşılığı çok yüksek bir meblağdır. Ama biz çalışmayı başından beri “sivil insiyatif” olarak yürüttük. O yüzden ben bu fotoğraflara benim malım olarak bakmadım. “Kız kulesinin” fotoğrafını çekerim size vermem. Ama kaya resimleri için böyle bir şey benim için söz konusu bile olamaz.

Kaya resimleri artık bu millete mal olmuştur ve bu milletin malıdır.

Kaya resimleri çok kişi tarafından anlatılacaktır, çizilecektir, yazılacaktır ki değer bulsun, tarihin gerçekleri ortaya çıksın.

- Bundan sonraki süreçte Türklerin tarih boyunca kullandığı bütün göç yollarını takip etmeyi düşünüyor musunuz?

Servet Somuncuoğlu: Tarih içinde Türklerin göç yollarını biz kısmen takip ettik. Bu süreç nasıl devam edecek? Biz Orta Asya’da çalıştık süreçte hangi ülkeler var? Özbekistan, Türkmenistan, Afganistan, Tacikistan var. Sonra İran, Irak, Suriye, Filistin coğrafyasında çalışılacağız. Daha sonra Doğu Avrupa’ya döneceğiz yani Bulgaristan, Romanya Makedonya, Bosna- Hersek, Kosova, Macaristan, Ukrayna’dan dönüp Kırım’a kadar çıkan saha çalışması olacak. En sonunda Kafkasları çalışarak Türk tarihinin antik dönem görsel belgelerini ortaya koymayı hedefliyoruz. Bu da tahminen beş yıllık bir döneme yayılacaktır… 
<< Geri

Fotoğraf Galeri

İletişim Bilgileri

Merkez Ofis:

Nuhkuyusu Caddesi No: 76/5 Üsküdar/İSTANBUL

Pbx :
0 (216) 327 54 44
Faks :
0 (216) 326 16 26